21 Mayıs’ta Çerkes Kimliğini Yeniden Düşünmek

Almastı ile Çerkes kadınları üzerine söyleşi
19 Mayıs 2021
Almastı Biyografi Serisi I – Seza Pooh
28 Mayıs 2021

21 Mayıs’ta Çerkes Kimliğini Yeniden Düşünmek

Çerkeslik Çerkeslerin Nesi Olur?


Sena Arslan


Yılın yine o zamanı geldi. Genellikle mayıs ayının üçüncü haftasına denk gelen, biz Çerkeslerin kim olduğumuzu soykırım ve sürgün üzerinden hatırladığımız, öfke ve hüzün eşliğinde andığımız zamanlar geldi. Fakat mayıs ayının bu günleri üzerinden kimliğimizi anarken aslında kim olduğumuz, bu 21 Mayıs’ta da üzerine uzun uzun düşünülen bir şey olmadı. Her 21 Mayıs gibi bu sene de bildiğimiz, tekrarladığımız bilgi ve anlatılarla geldi ve hızlıca geçip bitti. Çerkesliğin bizim neyimiz olduğunu zaten biliyor olduğumuzdan çoğumuz bu sene de bunun üzerine düşünmedi. Aslında kim olduğuna dair düşünmek hiç kimse için kolay değildir zaten. Kendini nasıl tanımladığın, neye benzettiğin, neye benzetmediğin, hangi sıfatları kullandığın, hangilerini ısrarla kullanmadığın, neyin yanında veya karşısında durduğun…Ben kimim?” sorusunu soranların karşısına, böyle uzayıp gidebilecek bir sorunlar listesi çıkar çünkü. Bunları cevaplamayı başarırsak kim olduğumuz biraz olsun netleşir. Ve tabii kim olmadığımız da… 

Türkiye’de yaşayan Çerkesler içinse kim olduğuna cevap vermenin bir hayli  zor olduğu söylenebilir. Çünkü ne içindeyizdir Türklüğün ne de tam olarak dışında. Ne artık mülteci diyebiliriz kendimize ne de tam olarak sahibi, yerlisi hissederiz bu toprakların. “Türk değilim” demek ne kadar zorsa “Türk’üm” demek de sanıyorum o kadar zordur bizim için. Bu araf hâli ve cevaplanması zor “biz kimiz” sorusu, kaynağını, bana göre iki farklı ilişkilenmeden alıyor. İlki Çerkes topluluklarının bugün yaşadıkları topraklardaki devletlerle olan ilişkileri, ikincisi ise aynı topraklardaki Çerkeslerin birbirleriyle kurdukları ilişki. Bu iki ilişki biçimi; Çerkes toplumunun yaşadığı topraklarla kurduğu ilişkiyi ve hissedilen aidiyeti belirliyor kanımca. Bu ilişkilerden ilki düşünülecek olursa; Osmanlı’dan bu yana çoğunlukla Çerkesler sevilip sayılan azınlık olduğundan, Çerkes toplumuna yapılan zulmün öznesi şu an yaşadığımız topraklarda olmadığından, yurtlarından çıkartılıp gelen Çerkesleri stratejik hamlelerle de olsa bir şekilde bağrına basan Osmanlı’ya içten içe borçlu hissediyoruz sanki. Keza Cumhuriyet Türkiyesi de -münferit olaylar hariç- Çerkeslerin koltuğunu kabartan figürler barındırdığından, çoğunluğu bu düşünce bagajına sahip Çerkeslerin, Türkiye’de “ben Türk değilim” demesi oldukça zor. Ama bir yandan içten içe hiç de Türk hissetmeyen bir topluma Türk’üm dedirtmek de bir o kadar zordur. Çerkeslerin günlük yaşantılarında bu iki kutbun buluşabildiği bir pozisyon var. Bu pozisyon Türkiye’de yaşayan ve farklı dönemlerdeki resmî ideolojinin süzgecinden geçmiş diğer topluluklar için de muhakkak geçerlidir. Bu pozisyonu anlamak ve anlatabilmek için kişisel bir anımı hatırlamak bana çıkış noktası oldu. O anı ise şöyleydi:

Üniversitede Rusça dersi aldığım Çerkes bir hocam vardı. Nalçik’te doğmuş ve büyümüştü. Türkiye’ye geleli sadece birkaç sene olmuştu. Sanıyorum onun dedeleri buraya hiç gelmemişti sürgünle. Aramız oldukça iyiydi. Ben de Sovyet Rusya’sını görmüş olduğu ve aynı zamanda “başka” bir Çerkesliği deneyimlediği için kendisine çok ilgi duyuyor ve fırsat buldukça ona Kafkasya’yla ilgili bir şeyler sorup anlattırıyordum. Bir gün yine kendisiyle sohbet ederken konu döndü dolaştı, kimliklere geldi ve bir şekilde bana “sen Türk müsün?” diye sordu. Önce bir süre kalakaldım. Sonra da “Yani Çerkesim ama… Türküm” diyecek oldum. Hocanın yüz ifadesinden söylediğim şeyi garip bulduğunu, hatta biraz ayıpladığını anladım. Ama nedenini pek de anladığım söylenemezdi. Türkiye’de “Çerkes ama Türk” veya “Türk ama Çerkes” olmak o kadar normaldi ki… Sonra biraz düşündüm. Eğer ben hocaya “Rus musunuz” diye sorsaydım, o da bana “Yani Çerkesim ama Rus’um” deseydi milliyetçi duygularımla yaşayacağım hayal kırıklığını tahmin edebiliyorum. “Bir Çerkes nasıl olur da kendini Rus olmakla eşleştirebilir!”di. 

Peki, aslında bu iki cevap birbirinden ne kadar farklıydı? İlki, yani Türklük, bugün vatan sözcüğü geçtiğinde çoğumuzun zihninde Türkiye haritasını canlandıran kimliğin adı. Aynı zamanda bir kısmımızın anadili, anadili olmayanların ise en çok kullandığı dil bu kimliğe ait. Doğduğumuz, büyüdüğümüz topraklar bu isimle anılıyor. İkincisi, yani Rusluk ise Türkiye halkının çoğu için muhtemelen en çok Sovyetler ile, Putin ile, doğalgazla anlam buluyorken bizim zihnimizde ise zulümle, savaşla, soykırımla eşlenen bir çağrışımı var. Sovyet döneminde bir çocuk olan hocam, orada Çerkesler olarak Rus devletiyle ilişkilerinin nasıl olduğunu sorduğumda her şeyin gayet güzel olduğunu, Rusya’nın Kafkas halklarına geniş bir özgürlük alanı sağladığını söylüyor ve bana kalırsa fazlasıyla kaçınmacı davranıyordu. Fakat hiçbir zaman Rus kimliğini benimsediğine dair bir şey söylemedi ve hissettirmedi. Yalnızca Rusya’yı Türkiye’deki Çerkeslerden muhtemelen daha az lanetliyor ve bu konuda bize nazaran daha temkinli davranıyordu. Orada doğup büyümüş birinin soykırımcı devletle olan ilişkisi ve politik gerilimlere olan aşinalığı düşünülürse belki haksız da değildi.

Bu anektod üzerine düşününce Çerkes kimliği nedir, nasıl olmalıdır, bu kimliği sahiplenen insanlar kimin yanında-karşısında durmalıdır gibi sorulara; bir kısmı Kafkasya’da kalmış, çoğunluğu ise Ortadoğu’ya dağılmış bir toplumu tek bir kimlik paketine sığdırarak cevap vermek olanaksızlaşıyor. Çünkü farklı topraklarda varlığını sürdüren her Çerkes topluluğu o topraklarda birbirleriyle ve devletle kurdukları ilişkiler sonrası Çerkesliği farklı şekilde deneyimliyor ve Çerkes kimliğini benimseme esasları da çeşitleniyor. Türkiye’de, önce Türk olmadan nasıl tek başına Çerkes olunamıyorsa, Rusya’da da üzerine bastırarak hem Çerkes hem de devlete muhalif olmak mümkün olmuyor belki. Bu örnekler farklı coğrafyalarda deneyimlenen kimlik deneyimleriyle çoğaltılabilir elbette.  

Çeşitli coğrafyalarda yaşayan Çerkeslerin bu kimlikle olan bağlarını, devletle kurulan ilişki üzerinden düşünürken;Türkiye’de yaşayan ve muhatapları aynı devlet olan Çerkeslerin bu kimliğe dair aidiyetlerinin ve ideallerinin farklılaşmasını nasıl açıklarız öyleyse? Sürgünden başlayarak Çerkeslerin gruplar hâlinde hareket etmek zorunda kalmış olmaları, bu süreçte varlıklı ve yoksul ailelerin ilk yerleşmelerden başlayarak farklı şartlara sahip olmaları ve geldikleri şartların üç aşağı beş yukarı devam etmesiyle yaşamayı sürdürmeleri, Çerkesler üzerinde uygulanan politikaların da çoğunlukla doğrudan kimlikleri üzerinden değil yerleştirildikleri bölgeler ve bu bölgelerle ilgili dönemsel stratejiler üzerinden belirlenmiş olması bugün Türkiye Çerkeslerinin bu kimliğe dair sahip oldukları veya olmadıkları idealleri belirlemede etkiye sahip diye düşünüyorum. Farklı topraklarda yaşamını sürdüren Çerkesler de aynı isimli kimliği farklı biçimlerde deneyimliyorken aslında Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış Çerkesler için de tek bir kimlik idealize etmek, Çerkes kimliğini normatif bir şekilde kurmaya çalışmak bugün çok da anlamlı değil. Mülteciliği dahi aynı şartlarda deneyimlememiş, sürgün sırasında ve sonrasında ülkenin dört bir yanına dağılmış ve buralarda tutunmuş bu insanlar; benim zihnimde şeffaf iplerle birbirine bağlı gruplar olarak betimleniyor. Bu ipler şeffaf çünkü iplerin ucundaki bu küçük gruplar birbirlerini tam olarak tanımıyor ve sahip oldukları ortaklıklardan da çoğunlukla haberdar değiller. Bahsettiğim ortaklıklar; her 21 Mayıs sürgüne dair geliştirilen söylemler, anlatılar veya Çerkes kültürünün incelikli yanları değil. Bu ortaklıklar tıpkı Almastı’yı bir araya getiren ortaklıklar gibi romantize edilen anlatıların ötesinde, iyisi ve kötüsüyle sahip olunan ve kabul edilen ortaklıklar. Çerkesler bu 21 Mayıs’ta Çerkes kimliğine her zaman baktıkları yer haricinde bir yerden baksalar belki birbirine bağlı ne kadar çok ip olduğunu görürler ve iplerin ucundakilerin kendilerine ne kadar benzediğini bilirler. Fakat bu bakışı edinmek çok da kolay sayılmayabilir. Bir yerlerden bir şekilde bağlı olduğumuzu umarak o iplerin ucundakileri tanımak, o kadarı değilse bile en azından tanıma arzusu duymak aidiyeti yeniden şekillendirecek bir adım olabilir. İdeolojileri, yaşam tarzları, sınıfsal konumları oldukça çeşitli olan bu toplumun, Çerkes olmaya dair hayalleri ve idealleri farklı olsa da; birliktelikten, örgütlülükten bambaşka şeyler bekliyor olsa da; bu insanlar arasında yalnızca 21 Mayıs’ları anıp hayatına devam etmekten huzursuz olan, geçmişi anmanın ötesinde bir şeyler yapmak isteyip bunu kendine dert edinen, bunu tıpkı benim gibi senede bir kez bile olsa hatrına getiren birileri varsa, fiziksel veya fikirsel olarak bir araya gelmeden de yapılabilecek bir şeyler var demektir. Nasıl ki biz bugün Rus askerlerinin hatıratlarında kendimize dair bilgiler arıyorsak ve Osmanlı arşivlerinde Çerkeslerle ilgili kısımları karıştırıyorsak, bundan on yıllar sonrakilerin -hâlâ kendini bir şekilde Çerkesliğe bağlı hisseden birileri olursa- Çerkesliği ve bu kimliğin nasıl deneyimlendiğini, öznelerinin neler yaptığını geriye gidip yalnızca 19. yüzyıl kaynaklarında değil bugünde de aramalarını ve hatta bulmalarını sağlayabiliriz. Bunu da sanırım, bir şeyler üretip bu üretimleri kaydederek yapabiliriz en çok. Yalnızca Çerkes olmaya dair üretimleri de kast etmiyorum. Türkiye’de yaşayan her Çerkes’in, bir şekilde tanıdığı veya tanımadığı diğerlerine bağlı olduğunu varsayarsak bugünün dünyasına dair bu topraklarda Çerkesler tarafından yapılan her üretim, her kayıt aslında kendi kimliğimize dair bir şeyler de söyler. 2021 Türkiyesinin Çerkeslerinin ne yaptığı sorusunu, ancak kendi hayatlarımızı daha düşünür ve üretir hâle getirerek cevaplamaya yaklaşabiliriz. Üretip bu üretimlerle tarihe not düşerek hem bugün o şeffaf iplerin diğer uçlarında bulunanlara ulaşıp tanışabiliriz, hem de gelecekte benzer soruları soracak nesillerin bu ipleri görmeyi denerken bizden daha az zorluk çekmesine yardım edebiliriz. Böylece hem kendimiz hem de bizden sonra gelecek olanlar için kimliği ve dolayısıyla aidiyeti yeniden inşa etmiş ve güçlendirmiş oluruz. 

Comments are closed.