KUTUPLAŞTIRILAN TÜRKİYE’NİN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İLE İMTİHANI

KUZEY KAFKASYA’DA KADIN HAKLARININ KORUNMASI
22 Mart 2021
Madina Tlostanova ile Kafkasya ve Postkolonyal Feminizm Üzerine Bir Söyleşi
5 Nisan 2021

KUTUPLAŞTIRILAN TÜRKİYE’NİN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ İLE İMTİHANI

İstanbul Sözleşmesi, yani tam adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, bir adamın iki dudağı arasından çıkan gece yarısı kararı ile kaldırıldı. Hem de ülkemizde kadın cinayetlerinin endişe verici boyutta artmış olmasına rağmen. Peki, yaşam hakkı mücadelesi veren kadınların etkin şekilde uygulanmasını talep ettikleri bu sözleşmeyi ne kadar biliyoruz?

Kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslar arası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi, yansıtıldığı gibi ülkemize yapılan bir dış dayatma değil. Tam tersine, ilhamını Türkiye’de kadınların yaşam hakkı mücadelesinden aldı.

Nasıl mı? Nahide Opuz’un hikâyesi, İstanbul Sözleşmesi’nin ortaya çıkışını ve neden gerekli olduğunu yalın bir şekilde anlatıyor.

Nahide Opuz, kocası tarafından her biri yetkili makamlarca kayıt altına alınmış yedi saldırıya uğradı. Ancak beşinci saldırıdan sonra mahkemeye çıkarılan kocası; “Eve geldim, karım annesindeydi, aradım geldi, ‘neden yemek yapmadın’ dedim, münakaşa çıktı, getirdiği meyve tabağındaki bıçakla vurdum,” dedi. Bu savunma ile üç taksitte ödeyeceği 800 liralık ödül gibi bir ceza aldı.

Altıncı saldırıda savcılık, önceden kayıtlı şikayet dilekçelerine, resmî koruma taleplerine ve bıçakla saldırıya rağmen, delil olmadığını söyleyerek kamu davası açmayı reddetti.

Yedinci saldırıda kocası, Nahide’nin annesini öldürdü ve mahkemede o çok bilindik “ahlaksızlık” savunmasına başvurdu. Mahkeme tahrik ve iyi hâl indirimi uyguladı, 20 küsur yıllık ceza almasına rağmen sanığı serbest bıraktı.

Nahide, kendisine şiddet uygulayan kocasını defalarca şikayet etmesine rağmen onu koruyamayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı 15 Temmuz 2002’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açtı. AİHM, 9 Haziran 2009’da Türkiye’nin kendi vatandaşını koruyamadığına hükmetti. Türkiye, karar uyarınca Nahide Opuz’a tazminat ödedi. Bununla da kalmadı, İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacılarından biri oldu. Yani Opuz’un davası, İstanbul Sözleşmesi’nin ilham kaynağı, adeta gerekçeli karar metni oldu.

Ne yazık ki İstanbul Sözleşmesi bir iddia seviyesinde kaldı ve etkin şekilde, kararlılıkla uygulanmadı. 2016 yılında kurulan Boşanma Komisyonu’nun sunduğu raporla[1] evliliklerin azalıp boşanmaların arttığını gören hükümet, kadını koruma konusundaki isteksizliğinin tam aksi bir kararlılıkla, kadın için bir işkence ve çile alanına dönüşen “kutsal” aileyi korumak için kolları sıvadı. O günden bu yana hükümet içindeki ve çevresindeki kimi çevreler açık açık İstanbul Sözleşmesi karşıtı bir kampanya yürüttüler. Sözleşmenin kaldırılması bu kadın düşmanı cephenin başarısıdır. Hepsini, sosyal medyada açtıkları #morardınızmı etiketlerinden ve sosyal medya paylaşımlarındaki İstanbul Sözleşmesi karşıtı cümlelerden tespit edebiliyoruz.

Fotoğraf: EMRE ORMAN / csgorselarsiv.org

Evet, ne yazık ki İstanbul Sözleşmesi, artık hiç kimsenin sırrını çözemediği iktidar dengelerinin ve seçim hesaplarının sonucu olarak bir gecede feshedildi. Ancak bunu bir gece olup-bittisi değil, bizzat iktidarın kendisi tarafından sürdürülen uzun bir kampanyanın sonucu olarak görmeliyiz. AKP iktidarının her sorunu kendi lehine çevirerek kendi istediği bir çözümle “çözme” becerisine artık çok aşinayızdır herhalde. Sözleşme ile olan da budur. AKP, sözleşmeyi itibarsızlaştırma, hedef hâline getirme ve en sonunda da kaldırma sürecinde üç şeyi başardı:

  1. Toplumu kutuplaştırdı. Özelde erkekleri kadınlara karşı kışkırttı, genelde ise toplumun sosyal muhafazakâr çoğunluğunu muhafazakâr normların dışında yaşamlar sürdürenlere karşı düşmanlaştırdı; onların garezini, hasedini besledi. Ekonomik kriz içindeki toplumlarda, günah keçileri yaratmanın ucuz ve kolay bir yoludur bu. Profilinde Atatürk fotosu olanların İstanbul Sözleşmesi’ne Sevr muamelesi yapması, AKP’nin Türkiye’nin sağlı sollu gericiliklerini kendi gündemi için nasıl beceriyle kullanabildiğinin bir göstergesi.
  2. Türkiye bu hamleyle, Batı’da ilerici güçlere kan kaybettirip yeni sağ muhafazakârlığına alan açan kültür savaşlarına en keskin şekilde katılmış oldu. Bundan böyle, Macaristan’ın Orban’ının “Hıristiyan dünya”da öncülüğünü yaptığı bu kavgaya, Türkiye’nin Erdoğan’ı yalnızca hilafet hayali kuranlar için değil tüm “Müslüman dünya”da lider olabilir. Yani bir anlamda bir ideolojik öncülük hamlesiydi bu. Eşcinsellerin bu süreçte, Ensar’da “bir kereden bir şey olmaz” diyenlerce şeytanlaştırılması; linçlere, katliamlara zemin hazırlamak için kullanılan türde kasaba hurafelerinin sanki gerçekmiş gibi en gerici, en kadın düşmanı adamların kulağına fısıldanması da kampanyanın parçasıydı.
  3. Bir sorun alanını kilitleyerek -yani kadına yönelik açıkça safari hâlini almış, Türkiye’de kadın cinsinin yaşam hakkının tehdit altında olduğu bir kadınkırıma dönüşmüş, bu anlamda bariz bir kriz teşkil eden erkek şiddetini bizzat kendisi köpürterek- söz konusu sorunun kangrenleşmesini bekleyip sonunda kendisine en uygun çözümü dayatarak, kendi tahayyüllerindeki Türkiye’ye doğru bir adım atmış oldular. Bu üçüncüsü henüz açık parantez hâlinde. Yerine kadınlara “kır dizini evinde otur, çalışıyorsan da pergel gibi ol, sabit ayağın evinde olsun; kocandır, döver de sever de, evde sıcak yemeğini önüne koy, çalışıyorsan maaşını eline say” diyen bir Ankara sözleşmesi mi getirirler, yoksa kadınların yaşam hakkı ve bu hak karşısında yeniden üretim emeklerinin disipline edilmesi, tek tek sırtını sıvazladıkları erkeklerin takdirine mi kalır, göreceğiz.

Sözleşme kaldırıldıktan sonra kadın cinayetlerinde yaşanan artış da dikkat çekici. Sözleşmenin kaldırılmasını takip eden günlerde 12 saatte öldürülen kadın sayısı 6. ALTI. Tek başına bu 12 saat bile, karşımızda ülkeyi kutuplaştırarak yönetmeye çalışan bir iktidar ile onun kadınlara karşı sırtını sıvazladığı erkeklik arasında nasıl bir ittifak olduğunu gösteriyor.

Kadın katili erkeklerden biri Zeynel Korkmaz’dı. Zeynel Korkmaz’ın adını ve işlediği korkunç suçu duymamış olanlar için kısaca anlatalım: Bu adam, Ankara’da eşi Reyhan Korkmaz’ı çocuklarının önünde boğazından bıçaklayarak öldürdü. Zeynel Korkmaz bu korkunç suçu işlemeden önce, İstanbul Sözleşmesi hakkında sosyal medyada paylaşımlar yapmıştı.

“6284 sayılı kanun tamamen yuva yıkmaya suçu günahı olmayan çocukları kullanarak. Şiddeti önlemeye değil tam tersi şiddetti adeta yol açmaya yönelik. Erkeğin elini kolunu bağlayıp çaresiz bırakan. Türk aile yapısıyla, örf ve adetlerimize aykırı bir yasa.”

Zeynel Korkmaz’ın bu cümleleri yazarkenki karın ağrısı, eşi Reyhan Korkmaz’ı dövdüğü için hakkında uzaklaştırma kararı çıkarılmış olmasıydı. Zeynel Korkmaz, çok basit bir tercihi yapamayan bir adamdı: Kadına şiddet uygulama. Bu basit tercihi karmaşıklaştıran ise, sürekli sırtını sıvazlar nitelikte mesajlar veren erkek devleti idi. İstanbul Sözleşmesi’ni bizzat imzalayanlar, o dönem “kadına şiddete hayır” diyenlere hoş görünerek iktidarlarına tutunuyorlardı. Bugün ise yalnızca “hamile kadın sokağa çıkmasın, eşcinsellik hastalıktır, kadın sesli gülmesin” diyenlerin eline muhtaç durumda olmakla kalmıyorlar, kendileri de en sonunda gerçek fikriyatlarını ifade edebiliyorlar. Hatta bu fikirlerini o kadar sık ifade ediyorlar ki, Zeynel Korkmaz karısını defalarca döverken ve sonra da çocuklarının gözü önünde boğazından bıçaklayarak öldürürken, kafasında devletin en yetkili makamlarından yapılan bu açıklamalar vardı büyük ihtimalle: Kendisi kutsal aileyi koruyan “adam gibi adam” idi, bizzat hükümet tarafından sapık ilan edilmiş eşcinseller, yüksek sesle gülen, hamile hâliyle sokağa çıkan ahlaksızlar karşısında kutsal aileyi ve toplumun örf ve adetlerini koruyordu.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Yani Türk aile yapısı, örf ve adeti olarak gördüğü şeyin ona karısını hiçbir yaptırımla karşılaşmadan dövme hakkı verdiğine canı gönülden inanıyordu. Şimdi soralım; İstanbul Sözleşmesi’ni hedef hâline getirenler, yarın bu Zeynel Korkmaz denilen adam “beni dış güçlerin Türkiye’ye dayattığı bu sözleşme kışkırttı, kendimi kaybettim, bir anlık öfke, devletim, hükümetim şahittir” diye savunma yapsa, ona şahitlik edecekler mi? Bu suça ortak değiller mi? Yıllarca sözleşmeyi “erkek şiddetinin nedeni”, “erkekleri zıvanadan çıkaran bir ucube metin”, “bir sapıklık menkıbesi” olarak çarpıtanlar, bu toplu erkek galeyanının sorumlusu değiller mi? Siz değil misiniz erkek tribünlerini coşturan? O zaman nasıl oluyor da sözleşme kaldırılır kaldırılmaz #morardınızmı diye etiketler açılıyor ve 12 saatte adını bildiğimiz 6 kadın katlediliyor?

Sözleşmenin tam da önüne dikildiği şey olan haksız tahrikin kendisine dönüştürülmesinden bizzat hükümet sorumludur. İstanbul Sözleşmesi’nin kendisi, bilinçli bir kampanya ile kadına yönelik erkek şiddetinin, kadın cinayetlerinin sebebi hâline getirilmiştir. Bugün Türkiye’nin içine düşürüldüğü hukuksuzluk ortamında, Zeynel Korkmaz denilen adamın, İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı kanunun varlığını, cezasını hafifleten bir ağır tahrik unsuru olarak savunmasına dâhil etmesinin önünde ne vardır? Hiçbir şey! Aksine, devletin en yetkili makamlarından, böyle bir savunmayı destekleyecek yüzlerce açıklama kayıtlardadır.

Ne yazık ki, Zeynel Korkmaz’ı haklı bulanlar var ve sayıları az değil. Evet, var aranızda böyleleri! Ama bu yazı Zeynel Korkmaz gibiler ya da onu haklı bulanlar için yazılmadı. Tepesinde Zeynel Korkmazlarla evinde sesini çıkarmadan dayağa, kötü muameleye, aşağılanmaya, ezilmeye, baskı görmeye karşı şimdi daha da savunmasız hâle getirilmiş kadın kardeşlerimiz, kız kardeşlerimiz için yazıldı. Çünkü biliyoruz ki bu meşum haberi aldığınızdan beri, tepenizdeki o el daha da özgüvenli; biliyoruz, kendinizi çaresiz hissediyorsunuz, KUTSAL aile denilen o zindanda çile çekmekten başka çareniz yokmuş gibi hissediyorsunuz. Kendinizin sandığınız kurumların, yaşam hakkımızın teminatı olan bir sözleşmeden çıkarılmamıza karşı tek bir söz söylemeksizin, “kutsal analık vazifelerimiz” ile ilgili utangaç propagandalara başlaması bizim gibi sizin de canınızı sıkıyor, biliyoruz.

Peki, tüm bu kutuplaştırma ve hınçla, inatla sözleşme düşmanlığının sebebi neydi? Tarih boyunca kadınlara yönelik saldırıların tek bir sebebi oldu: Bedenimizi ve emeğimizi kontrol altına almak. Bugün de aynısı geçerli. İstiyorlar ki, emeğimizin hiçbir karşılığı olmaksızın, bir köle gibi, salt nefes almak karşılığında, sırf karın tokluğuna, kör, duymaz, dilsiz şekilde hizmet edelim. Hasta olduğumuzda asla dile getirmeyelim, hastaneye gitmeyelim, hatta yatağa düşene kadar başkalarına hizmet etmeye devam edelim. Maruz bırakıldığımız eşitsizlikleri asla görmeyelim. Erkek bedenini en ince ayrıntısına kadar incelemiş, onun hazzı ve rahatı için binlerce çalışma yapmış, buluş icat etmiş olan bilim, kadın bedenini mistikleştirsin, anlaşılmazlaştırsın ve böylece sağlık sistemindeki cinsiyet körlüğüne biz de kör olalım. Sigortasız, güvencesiz fabrikalar gibi onlar için hizmet edelim, zehirleri içimize çeke çeke, derilerimiz kalınlaşıp çatlayana kanayana kadar temizlik yapalım, her gün üç öğün masaya ne koyacağımız zihnimizin en büyük meşguliyeti olsun ve arada rahatlamak için açtığımız televizyonda kadını aşağılayan programlar her kanalı işgal etmiş olsun, bir de bunları izlediğimiz için aşağılanalım; onların fabrikaları, güvencesiz işleri için işçi ve onların savaşları için asker doğuralım; gebeyken evde çalışmaya da, koca dayağı yemeye de devam edelim, düşük yaparsak suçlusu biz olalım; bütün ihtiyaçlarımızdan ekstra pembe vergiler alınsın, hijyenik ped bile çok görülsün. Bizden istedikleri bu. Küresel ısınma ile kaynaklar azalıyor, refah devletlerinin ortadan kalkması ile ciddi bir yeniden üretim ve bakım krizi var ve buna karşı buldukları çözüm, tarihin ilk işçileri olan, bedenleriyle makine görülen kadınları zapturapt altına almak. Kadın bedenlerini işsiz, aç, yoksun erkeklere karşı bir kum torbası gibi hedef göstermek. Sınıfı bölmek. Hani bize dedikleri gibi, Çerkesleri bölmek, Çerkeslere “yabancı adetler” (feminizm) taşımak… Oysa nasıl ki sınıfı bölen feminizm değil erkeklikse, Xabze’yi aşındıran da biz değiliz, erkekliktir.

Biliyoruz, canınız sıkkın evet, çünkü biz de o çaresizliği hissettik. Ama çaresiz değiliz. Yaşam hakkımız şarta bağlanamaz. Bunu asla kabul etmeyeceğiz. Kadınların erkekler gibi özgürce elinden gelen her işi yapması, sokaklarda korkmadan dolaşması, doğurması, doğurmaması, çocuk yaşta evlendirilmemesi, dilediğiyle evlenmesi, isterse “evde kalması”, eğitimini en yüksek aşamaya kadar devam etmesi, kendi ayakları üzerinde durması, spor yapması, başını açması, örtmesi… Bunlar kimsenin tasarrufunda değil, kadınlardan başka.

Sözleşmeden çekilme kararını tanımıyoruz. Bu karar, bizi yeni çıktığımız bu yolda daha da inançlı hâle getirdi. Geri durmayacağız, susmayacağız, korkmayacağız, itaat etmeyeceğiz. Örgütlenmeye ve haklarımız için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Almastı – Çerkes Kadın Hareketi


[1] https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss399.pdf

İlgili haberler için bkz: https://ekmekvegul.net/etiket/bosanmalarin-onlenmesi-komisyonu

Comments are closed.