Av. Ferit Atalay ile Röportaj

Toplumsal Cinsiyet Atölyesi
24 Ocak 2021
Fuat Uğur’a Tekzip
31 Ocak 2021

Av. Ferit Atalay ile Röportaj

Şeyma ve Tuğba Sarı kardeşlerin öldürülmesi davasına bakan, katil Muzaffer Canpolat’ın 2 müebbet ve 15 yıl hapis cezası almasında emeği çok önemli olan Av. Ferit Atalay ile görüştük.

1- Öncelikle söyleşimizi kabul ettiğiniz ve bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Şeyma ve Tuğba Sarı’nın dava sürecini anlatabilir misiniz? Neler yaşandı?

Sarı ailesi 4 kişilik bir aile; anne, baba, Şeyma ve Tuğba. Bunlardan Şeyma üniversite mezunu olup Urfa’ya atanmıştı ve orada görevini icra etmekteydi. Diğer küçük kız kardeş Tuğba da henüz üniversite sınavlarına hazırlanmaktaydı. Baba emekli bir işçi, anne ev hanımı. Şeyma’nın ailesi ile katil aynı apartmanda yaşıyorlar ve birbirlerinin kapılarını görebilecek şekilde kapı komşuları.

Katil ise uzun süre Hollanda’da kalmış, 53 yaşında, boşanmış, karşı evde tek başına yaşayan bir kişi. Tabi tek başına yaşayan bu kişi, zaman içerisinde karşı kapıdan Şeyma’yı görmeye başlıyor. Onu uzun süre izliyor. Şeyma’nın okula gidiş gelişini, sokağa çıkıp minibüse binişini takip ediyor. Katilin Şeyma ile ilgili kafasında belirli kurgular var ve onu kendisine bir hak olarak görüyor. Şeyma ile bir ilişkisi olabileceğini düşünüyor. Oysa Şeyma 24-25 yaşında, katil ise o tarihte 53 yaşında. Katilin kurguları saplantı derecesine geliyor.

Bu arada Şeyma Urfa’ya atanıp öğretmen olarak çalışmaya başlıyor. Olay tarihinde Konya’ya bir düğün için geliyor. Katilin kafasındaki kurgu büyük olduğu için Şeyma ve ailesiyle irtibat kurmaya çalışıyor. Nitekim babanın evde olmadığı bir anı gözlüyor. Daha evvelden aldığı ruhsatsız silahı, şarjörü dolu şekilde ve sekiz yedek mermiyle yanına alıyor. Kapının deliğinden kontrol ederek karşı kapının açık olduğunu görünce silahı sağ eliyle arkasına saklıyor ve Şeyma’yla görüşmek istediğini söylüyor. Kapıya dayandığı sırada kapıda anne Hacer Sarı var. Anne içeri girmesini engellemeye çalışınca önce annenin başına doğru ateş ediyor. Annenin elini kaldırarak yüzünü korumak istemesiyle birlikte mermi dirseğinden girip kafatasına saplanıyor ve anne yere düşüyor.

Katil, daha sonra eve giriyor ve direkt Şeyma’yla karşılaşıyor. Hiçbir şey söylemeksizin Şeyma’ya ateş ediyor, öldürüyor. Silah sesini duyan küçük kız Tuğba başka bir odadan çıkıyor. Kaçmaya başlıyor ancak onu da sırtından iki el ateş ederek öldürüyor. Akabinde de aynı gün kendisi karakola gidip teslim oluyor. Olayın öyküsü baştan beri böyle.

Tabi olaydan sonra soruşturma süreci başlıyor. Katil tutuklanıyor ve kovuşturma süreci başlıyor. Süreç uzun gibi görünebilir ama buna pandemi süreci de eklendiği için duruşma yakın zamana sarkıyor. Öte yandan sanık, ifadesinde daha evvel Konya Selçuklu ve Meram hastanelerinde psikiyatri tedavisi gördüğünü iddia ettiğinden akli melekelerinin yerinde olup olmadığının mahkeme tarafından araştırılması gerekiyor. Konya 1. Ağır Ceza Mahkemesi zanlının akli melekelerinin yerinde olup olmadığı tespiti için dosya adli tıpa sevk ettikten sonra adli tıp, sanığın fiil ehliyetinin bulunduğu yani işlediği suçun sonuçlarının ayırdına varabilecek kadar akli melekelerinin yerinde olduğu tespit ediyor.

22.01.2021 tarihinde görülen karar celsesinde sanık ayrı ayrı Tuğba’yı öldürmekten müebbet hapis cezasına, Şeyma’yı öldürmekten müebbet hapis cezasına, anneyi öldürmekten de müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Ancak anneye karşı işlenen fiilin teşebbüs aşamasında kalması sebebiyle müebbet hapis cezasında indirim yapıldı ve 15 yıla indirildi. Ayrıca konut dokunulmazlığının ihlali suçundan da 1 yıl 6 ay ceza aldı. Olayın ve dava sürecinin öyküsü bu şekilde.

2- Verilen cezanın icrası ile ilgili bir soru sormak istiyoruz. Katil Muzaffer Canpolat’a neden ağırlaştırılmış müebbet verilmedi? Çıkan karar, katilin bir afla salınabileceğini gösteriyor mu? Kararı istinaf yoluna taşıyacak mısınız?

Biz sanığın, Türk Ceza Kanunu m.82/1’de düzenlenen tasarlayarak kasten öldürme suçu ile yargılanmasını ve bu şekilde cezalandırılmasını talep ettik. Bizim olayımızda sanığın silah alıp silaha yedek mermi koyması, babanın olmadığı anda gidebilmek için evi gözetlemesi gibi tasarlamanın kanıtı sayılabilecek davranışlar var. Ancak Yargıtay Kararları ve kanun, tasarlama için uzun bir vazgeçmeme sürecinin varlığını arıyor. Yani bu süreç içerisinde öldürme iradesinde kararlı davranması, bundan vazgeçmemesi, buna yönelik birtakım fiilleri gerçekleştirilmiş olması gerekiyor. Olayımızda bu anlamda çok uzun süreli bir tasarlamaya olmasa da yine kararı istinaf edeceğim. Yine anneye karşı işlenen öldürme suçu teşebbüs aşamasında kaldığı için bu ceza 15 yıla indirildi. Biz bu ceza indiriminin çok fazla olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenlerle ve hukuki olarak bir eksikliğe mahal vermemek için kararı istinafa götüreceğiz.

Ağır Ceza Mahkemelerinde verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile müebbet hapis cezası arasında, ağırlaştırılmış müebbet cezası özel bir infaz rejimine tabi olması açısından bir fark var. Ağırlaştırılmış müebbet cezasında İnfazın bir kısmı hücrede geçirilir ve ölünceye kadar ceza evinde kalmayı gerektirir. Oysa müebbet hapis cezasında hapiste geçirilecek süre 30 yıldır ve birden fazla verildiği takdirde bu süre 36 yıla kadar uzar. Tabi ki sizin de çok iyi bildiğiniz gibi ülkemizde her 10 -15 yılda siyasi konjonktür sebebiyle kronik aflar çıkıyor. Eğer siyasi iktidar öldürmeye ilişkin bu tür ağır cezalı suçları da af kapsamına alarak böyle bir af çıkarırsa, hükümlünün aftan yararlanmaması söz konusu değil.

3- Dava sürecinde Çerkes dernekleri ve STK’ları ne şekilde destekte bulundu? Sizce Çerkesler arasında hem dava özelinde hem de kadın cinayetlerine yönelik yeterli ve bilinçli bir kamuoyu oluşturulabildi mi?

Davanın başlangıç sürecinde, daha evvel uzunca bir zaman baro başkanlığı görevini yürüttüğüm için, barolara ve özellikle baroların kadın komisyonlarına ulaşarak dava ile ilgili destek istedim. Tabi bu destek hukuki bir destek olmayıp, kadın cinayetlerinin önlenmesi konusunda bir farkındalık, bir bilinç oluşturmak için baroların müdahil talebinde bulunmalarını talep etmiştim. Sadece Adana Barosu müdahil olmak için yazılı başvuru yaptı. Suçun işlendiği yer olan Konya Barosu dosyayla ciddi bir şekilde ilgilenerek destek verdi. Bunun dışında barolardan bir destek bulamadık. Bazı kadın derneklerinden, örneğin KADEM’den ciddi destek gördük. Duruşmalara geldiler, müdahil olarak katılma talebinde bulundular.

Ama asıl desteği Çerkes Dernekleri verdi. Karar duruşmasında başta KAFFED Genel Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri olmak üzere Çerkes derneklerinden temsilciler hazır bulundu. Yine Kafkas kökenli Konya CHP Milletvekili Abdullatif Şener duruşmaya gelerek destek verdi.

Tabi sorunuza dönecek olursak, gerek Çerkes toplumunda gerek Türk toplumunda kadına karşı şiddetle ilgili bilincin olduğunu ve bunun sadece bir dava ile gelişebileceğini düşünmüyorum. Bu olay sebebiyle, ateş düştüğü yeri yakar misali öncelikle suçtan zarar gören aile, ailenin yakınları acı duyuyor. Kısa bir müddet onların acılarını paylaşır gibi yapıyoruz ama çok kısa zamanda bunu unutuyoruz. Kadınların maruz kaldığı şiddeti ve kadın cinayetlerini yeterince gündemde tutmuyoruz. Daha çok magazin niteliği taşıyan kadın cinayetleri uzun süre kamuoyu gündemini işgal ediyor. Ama Anadolu’da işlenen kadın cinayetlerinin magazinsel özelliği yoksa, ne yazık ki Türkiye’deki basının kulağı duymuyor, gözleri görmüyor. Bir iki kısa haberle satır aralarında, altyazılarda geçiştiriliyor. Çerkes kamuoyunun gerekse Türkiye’deki kamuoyunun kadın cinayetleri konusunda hâlâ yeterli duyarlılığa sahip olmadığını düşünüyorum.

4- KADEM’in destek verdiğini belirtmiştiniz. Tam da bununla bağlantılı olarak biz de kadın örgütlerinin dava sürecine nasıl bir destek sağladığını size sormak istiyorduk. Özellikle genel olarak kadın örgütlerinin buna benzer davaları sahiplenmesi, sosyal medyada ya da fiili hayatta buna yönelik gündem oluşturulması sizce davanın karar sürecini etkiliyor mu? Ve bu etkilerin ne kadar doğru olduğunu düşünüyorsunuz?

Kadın derneklerinin bu davalarla ilgilenmesinin, dava süreçlerine katılmasının davanın karar sürecine doğrudan etkisi olduğu kanısında değilim. Ama bunun şöyle bir yararı var; kadın derneklerinin bu bitmek bilmeyen kadın cinayetlerine karşı davalara sahip çıkması, katillere karşı göstermiş oldukları tepkisel davranışlar; yargılama sürecinde kolluğun, savcıların ve yargıçların daha dikkatli ve duyarlı çalışmasına sebep oluyor. Şu örneği vermek isterim: Bizim davamızda sanık hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 62. maddesi uygulanmadı. Biliyorsunuz ki 62. madde halk arasında takım elbise indirimi veya kravat indirimi olarak adlandırılan bir pişmanlık maddesidir. Yani sanık duruşmalarda “işlediğim suçu itiraf ediyorum, pişmanım” dediği anda mahkemeler bu 62. madde gereğince indirime gidiyordu. Bu davada mahkeme indirime uygulamadı. Tabi her olayın özelliği farklı olmakla birlikte, bu olayda gerçekten vahşice işlenmiş cinayet söz konusuydu ve sanığın pişmanlık göstermesi iki kişinin öldürülmesine meşru bir neden olarak düşünülemezdi. Ancak kadın derneklerinin çabaları, özellikle nitelik arz eden bu tür davalarda, soruşturma ve kovuşturma makamlarının daha titiz davranmasını zorunlu kılıyor. Bu bakımdan bir farkındalık yarattı. Yargılamada bir ayrıcalık sağlanıyor demeyeceğim ama insanları daha çok düşünmeye, daha özenli davranmaya sevk ettiği için bu çabaları son derece anlamlı buluyorum.

5- Ülkemizdeki kadın örgütlerinin son dönemdeki gündemlerinden bir tanesi de İstanbul Sözleşmesi. Özellikle pandemiden önceki dönemde, hem siyasetin hem hukukçuların gündemini, dolayısıyla kamuoyunun gündemini çok fazla meşgul etmişti. Toplum tarafından İstanbul Sözleşmesi doğru algılanıyor mu? Bu sözleşmenin kadınlar açısından getirileri nelerdir? Tartışmalar sonucunda eğer sözleşmeden çekilme gibi bir gündem söz konusu olursa götürüleri neler olacaktır?

Biliyorsunuz İstanbul Sözleşmesi özde kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti önleme amacıyla yapılmış, bununla mücadelenin temel standartlarını ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen uluslar arası nitelikteki çok önemli bir sözleşme. Sözleşmenin ayrıca İstanbul’da akdedilmiş olması, yani taraf bir ülke olarak bizim ülkemizde akdedilmiş olması sözleşmeyi bizim için daha da önemli kılıyor. Türkiye gibi, kadın erkek eşitliğinin tam anlamıyla içselleştirilmediği, gelişmekte olan ülkelerde İstanbul Sözleşmesi gibi kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti önlemeye yönelik sözleşmeler büyük önem arz ediyor. Bu sözleşme imzalandıktan uzun bir süre sonra sınırlı da olsa Türkiye’de uygulama alanı buldu ve kadın cinayetlerinde göreceli bir azalmaya rastlandı. Ancak son zamanlarda bu sözleşmenin gündeme gelmesinin nedeni tamamen siyasal iklimdir. Sözleşme tamamen siyasal iktidarın elinde kullanılan malzemeye dönüştürülüyor. Özellikle çalışan kadınlara karşı sistematik bir algı oluşturularak kadını eve kapatma hevesleri yükseldi. Sözleşmenin uygulanmaması gerektiğini savunan muhtelif çatlak sesler çoğaldı. Ben bunları çatlak sesler olarak nitelendiriyorum çünkü bilimsel, sosyolojik bir dayanağı yoktu.

 Öte yandan Anayasa’nın 90. maddesine göre Türkiye’nin taraf olduğu uluslar arası sözleşmeler iç hukukumuza kanun gibi yansır. Bu sözleşmelerin, “ben bu sözleşmeye uymuyorum, bunu kaldıralım” demekle kaldırılması mümkün değil. Bu birilerine birtakım mesajların gönderilmesi amacıyla palyatif olarak düşünülmüş bir söylem. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi’nden öyle kolay kolay vazgeçilebileceği kanısında değilim. Türkiye olarak aile içi şiddetin önlenmesi ile ilgili taraf olduğumuz birçok dizgi sözleşme var. Hem bunlardan hem Avrupa Konseyi’nden vazgeçmek anlamını taşıyor. Biliyorsunuz Türkiye’de AİHM kararlarının, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ile ilgili zaten yaşadığımız ciddi sıkıntılar var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına bazı mahkemeler uymuyor, tanımıyor. Bazıları Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile tanımıyor. Bu da tabii Türkiye’nin, hukuka verdiği değer anlamında ülkemizi aşağılara itiyor.

Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmek demek, kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasından, kadın erkek eşitliğinden geri adım atmak demektir. Aile içi şiddeti meşrulaştırma değil ama hoş görme anlamına gelebilecek davranışları sergilemek demektir. Bu sözleşme gerçekten Türkiye’deki kadın erkek eşitliğinin sağlanması, aile içindeki şiddetin önlenmesi ve kadının korunması için önemli sözleşmelerden biridir. Kadınların önemli kazanımlarından, önemli kilometre taşlarından bir tanesidir. Hâl böyleyken Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyi kesinlikle düşünmemelidir. Ben bu sözleşmenin siyasal nedenlerle çok sık dillendirilse de öyle kolayca vazgeçebileceğimiz bir sözleşme olduğunu sanmıyorum.

6- Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nin tartışıldığı dönemde, bizim dernek ve STK’larımızdan biraz gecikmeli bir sahiplenme duruşu geldi. Bu da toplumdaki bazı kesimlerin, İstanbul Sözleşmesi’nin desteklenmesi yönündeki talepleri üzerine gerçekleşti. Sizce Çerkes dernekleri ve STK’ları yalnızca Şeyma ve Tuğba Sarı davası özelinde değil de, örneğin az önce üzerinde durduğumuz İstanbul Sözleşmesi gibi, yaşadığımız ülkedeki kadın hakları gündemine dair bir söylem geliştirmeli mi?

Doğrusu ben İstanbul Sözleşmesi’nin, kadına karşı şiddetin ya da aile içi şiddetin sadece kadın dernekleri olarak adlandırdığımız kuruluşlar tarafından konuşulmasını doğru bulmuyorum. Sonuçta Kafkas Kültür Dernekleri veya KAFFED de sivil toplumun bir parçası. Sözleşmeye etnik bir giysi uyarlayarak, etnik kimlik yönünden ayrıştırılarak, kadına şiddete karşı verilen evrensel mücadelenin sürdürülmesi olası değil. Kafkas Derneklerinin  seslerini yükseltmemiş olması kusuru olarak addedilebilir. Kadına karşı şiddete gösterilecek tepki etnik kimliklere veya derneklerin etnik davranışlarına havale edilemeyecek derecede ciddi bir mesele. Dolayısıyla Çerkeslerin sivil toplumdaki yegâne kuruluşları olan KAFFED ve Kafkas Kültür Dernekleri gibi örgütlerin de kadına karşı şiddete tepki göstermelerini, kadın hakları ile ilgili söylemlerin ve taleplerin de ortağı olması gerektiğini düşünüyorum. Böyle de davrandıklarını da sanıyorum. Ancak İstanbul Sözleşmesi’ne karşı söylem geliştirilirken derneklerin kendi bünyelerindeki yapılanmaları ve bu yapılanmalara siyasetin etkilerini de düşünürsek bazılarının sesinin gerçekten geç çıktığı bazılarının da susmayı tercih ettikleri gözlemlenmiştir. Bir kısmı da hükümetin yanında yer almayı tercih etmiştir. Uluslararası işbirliği ile hazırlanan bu kadar önemli bir sözleşmede, siyasetin arkalanarak, sivil toplumun kadın haklarının korunması ve İstanbul Sözleşmesi’nin korunarak uygulanması için ciddi çaba göstermesinin doğru bir davranış olacağını düşünüyorum.

7- Biz Almastı Çerkes Kadın Hareketi olarak, Xabze’deki ataerkil ögeleri tartışabilmek ve böylece toplumsal cinsiyet eşitsizliğine çözüm üretebilmek amacıyla yola çıktık. Siz Çerkes toplumunu, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı üzerinden nasıl yorumluyorsunuz? Çerkes toplumunun böyle bir harekete ihtiyacı var mıdır?

Öncelikle en son sorunuzdan başlayayım, ihtiyacımız olup olmadığını biraz zaman gösterecek. Almastı Çerkes Kadın Hareketi’ni, öncelikle sosyal medyadan, sonrasında katıldığınız programların izleyerek kurucu arkadaşların bu konudaki beyanları sayesinde öğrenmeye, tanımaya çalıştım. Sosyal medyada Almastı ile ilgili eleştirileri de okudum. Bu anlamda Almastı Çerkes Kadın Hareketi ile oldukça ilgili olduğumu söyleyebilirim. Almastı’ya karşı çok niteliksiz, çok seviyesiz eleştiriler hatta eleştiri bile sayılmayacak saldırıları da gördüm. Bunları çok ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorum Çünkü herhangi bir harekete ön kabul ile “bu doğrudur, bu yanlıştır” diye yaklaşmak asıl yanlış olandır. Önce tarafları dinlemek, doğru algılamak gerekiyor.

Almastı ne diyor? Özetle anladığım kadarıyla şunu diyor Almastı: Evet Çerkes toplumunda bir Xabze vardır. Bu Xabze’nin de kültürümüz üzerinde bir baskısı vardır. Bu baskıyı en çok hissedenler de kadınlardır. Almastının hedefi Xabze’yi kaldırmak değil, Xabze’nin olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktır. Doğru mu algıladım bilmiyorum ama sizin konuşmalarınızdan ve yazılarınızdan bunu anlıyorum. Dolayısıyla bu algılama nedeniyle de bir önyargıyla yaklaşmıyorum. Almastı Çerkes Kadın Hareketi’ni dinlemek gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle diasporada yaşan toplumlar için gelenek ve görenekler sanıldığından daha kuvvetli bağlar teşkil eder. Türkiye’de kimine göre 1,5 milyon, kimine göre 2,5 milyon kadar Kafkas kökenli, Çerkes yaşıyor. Bunlar Xabze’yi kısmen uyguluyorlar. Bu sahiplenici uygulamanın arkasında asimile olma endişesi yatıyor. Ancak bu asimile olma endişesiyle Xabze’yi yüz yıl evvel, Büyük Sürgün ile Türkiye’ye gelindiği zaman nasıl uyguluyorsak öyle uygulayamayız. Buna zaten olanak da yok. Her toplumun sosyolojik olarak bir takım davranış kuralları vardır ve ahlak, etik, gelenek, görenek bu kuralları oluşturan kavramlardır. İşte bizdeki gelenek ve göreneklerin toplamı da Xabze ile biçimleniyor. Ancak Xabze’yi dogmatik, değişmeyen, statik bir olgu olarak aldığınız zaman hiçbir yere varamazsınız. Xabze’nin kültürümüz ve kadınlarımız üzerinde gerçekten de bir baskısının olduğuna da inananlardanım. Xabze ile var olan birçok alışkanlığın, doğru tartışma zemini yaratılarak ele alınması ve değiştirilmesi gerektiğini de düşünenlerdenim.

Kadın erkek eşitliğinin birlikte yaşadığımız diğer toplumlara göre daha iyi düzeyde olduğunu, aramızda kaçgöç olmadığını, insan ilişkilerinin çok ciddi bir biçimde samimiyete dayandığını, Çerkeslerdeki kadın erkek ilişkilerinde kadının sömürülmesinin nispeten daha az olduğunu çocukluğundan beri bu toplumun parçası olan bir birey olarak gözlemlediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Çerkeslerde kadının gerçekten değer verildiği, baş tacı edildiği birçok örnek var. Ama Türkiyede uzun süre yaşayan çerkeslerin tümü Türkiye’deki erkek egemen toplumdan etkilendiler ve Xabze de farkında olmadığımız şekillerde değişti. Xabze zamanın ruhuna uygun olarak istem dışı bir biçimde bazen daha tutucu bazen de bağnaz bir hale dönüştü. Moderniteyi red ederek cemiyet cemaat sınırlarına hapsoldu.

Kendi hayatımdan bir örnek vereyim, ben 6 çocuklu bir ailenin en büyüğüyüm. Bizim evimizde kadın olarak annem, halam ve iki kız kardeşim vardı. Hayatım boyunca elimi sıcak sudan soğuk suya sokmadım. Onlar bana hep hizmet ettiler, bir dediğimi iki etmediler. Şimdi bugünkü aklımla bakıyorum, benim için parçalanmış, ezilmişler. Peki ben onlar için ne yaptım diye düşünüyorum. Ben onların yaptığının hiçbirini yapamadım. Neden kaynaklanıyordu? Çünkü bizim Xabze’mizde erkeğe hizmet edecek kişi kadındır. Hizmet etme görevi kadına yüklenmiştir. Her ne kadar kadını baş tacı yapıyoruz desek, üstünü de örtsek kadın erkeğe hizmet etmelidir anlayışı bizim kültürümüzde var. Bu nedenle erkek egemen bir kültürümüz olmadığını söyleyemeyiz.

Çetlibje /Paste şıps yapıldığı zaman tavuk etinin en güzel, en lezzetli yeri önündeki beyaz etidir. Ona Çerkesçe bığalıbe (бгъэлыбэ) denir. O en kıymetli et parçası yüzyıllardır mutlaka erkeğe sunulur. Hiçbir zaman kadın o eti yememiştir. Bu, erkek aslanın avlandığında karnını doyurduktan sonra kalanını diğerlerinin yemesine benziyor. Yaşam kurallarından tutun, beslenme kurallarına kadar Çerkes kültüründe de erkek hep baskındır, egemendir. Dolayısıyla eşitlikten söz ediyorsak, bu eşitliği sosyal hayatta, fiili hayatta da sağlamamız lazım. Bu eşitlik de baş tacı etme de sözle olmuyor.

Öte yandan az önce söylediğim gibi kadın erkek ilişkileri bizde samimiyete dayanırdı. Biz kız kardeşlerimizi, uzak dereceden akrabalarımızı gördüğümüzde kucaklaşır; onlarla canı gönülden içten diyaloglar kurardık. Şimdi bakıyorum, siyasal İslam’ın veya Türkiye’deki siyasal düzenin etkisiyle bizde de kaçgöç başlamış. Bizim köylerimizde de artık elinizi uzattığınızda elinizi sıkmayan kadınlar var. Bu kadınların suçu değil. Erkek egemen toplumun dayattığı bir takım abuk sabuk kuralların suçu.

Dolayısıyla Xabze’nin çok güzel yanları olmakla birlikle, kültürümüz üzerinde oluşturduğu menfi bir baskı ve değiştirilmesi gereken kısımları da var. Xabze diye algıladığımız gerçekte toplumsal kurallar ile ters düşen davranışlar değişmelidir. Xabze’nin iyiye, güzele, doğruya evrilmesi gerekir. Kadının sadece sözde değil, eylemsel olarak da erkekle daha eşit olması gerektiğini düşünüyorum. Bu bakımdan bir önyargıyla Almastı’ya karşı çıkılmasını doğru bulmuyor, aksine Almastı’yı dinlemek gerektiğini düşünüyorum. Doğru söylediğiniz şeyler var. Bu doğru söylenen şeyleri de yavaş yavaş uygulamaya başlamamız gerekiyor.

8- Bizim Almastı olarak projelerimizden biri de, baskı hisseden veya şiddet gören kadınlar için bir köprü görevi üstlenmek. Onları, gerektiğinde hukuki başvuru yollarına yönlendirmeyi amaçlıyoruz. Ancak özellikle dernek ve STK’larımızdan da bu yönde koruma mekanizmaları geliştirmelerini talep ediyoruz. Bu konuda sizin bir yorumunuz olur mu?

Ben uzun yıllardır, 37 yıldır avukatlık yapıyorum. Bu süreçte pek çok boşanma davası da gördüm. Çevrenize baktığınız zaman oransal olarak Çerkes toplumunda boşanma gerecekten de yok denecek kadar azdır. Toplumu olarak, Çerkeslerde boşanmanın çok az olduğu ile övünürüz. Kendi köyümden örnek vereyim, Kafkasya’dan gelindiği 1864’lü yıllardan itibaren günümüze dek neredeyse 150-160 yıllık yıllık süreçte, 120 haneli 500 nüfuslu köyümüzde boşanma sayısının 10’u bulduğunu sanmıyorum. Ama bu demek değildir ki Çerkes toplumunda evlilikler mükemmel yürüyor, kadına karşı şiddet yok, aile içi şiddet yok… Bu istatistik böyle yorumlanamaz. Boşanmanın azlığı başkaca nasıl açıklanır. Yanıt taraflar yaşadıklarını yutuyordur. Özellikle bu yutan taraf kadındır. “Kocaya vardın, koca döver de söver de sever de. O yüzden bu evliliği yürüteceksin” anlayışı ile Çerkeslerde boşanmanın çok az olduğunu görüyoruz. Bu hiçbir şekilde bütün evliliklerin kusursuz yürüdüğü anlamına gelmiyor. Çerkes toplumunda da boşanma noktasına gelecek kadar ciddi ekonomik sıkıntılar var, aile içi şiddet var… Çerkeslerde özellikle aile içi şiddetin daha çok gizlendiği kanısını taşıyorum. Bunların üstünün örtmekle hiçbir yere varamayız.

İkincisi Çerkeslerde özellikle cinsellikle, tacizle ilgili suçlar ya da davranış biçimlerinin diğer toplumlarla kıyaslandığında çok az olduğunu minimalize edildiğini düşünüyorum. Çünkü Çerkes toplumunda kadın ve erkeğin en azından kendini rahatça ifade edebileceği bir düzen var. Bir baskı toplumu değil Çerkesler. Bir yerde toplum ne kadar kapalı ve baskıcıyla cinsel suçlara daha çok rastlarız. Ağır Ceza Mahkemelerinde yapılan yargılamalara baktığımızda, çocuklara ve kadına karşı işlenen suçların en muhafazakâr, en baskıcı toplum kesimlerinden geldiğini görüyoruz. Bu bağlamda, kadın erkek ilişkilerinin özgürleştirici olması sonucu Çerkeslerde cinsel tacize rastlandığına hiç tanık olmadım. Ama tabii ki asla olmaz dememek lazım. Sivil toplumda veya derneklerde böyle bir şey yaşanıyorsa da bunun üstünün örtülmemesi lazım. “Biz Çerkesiz, bunlar bizde olmaz” demek doğru olan değil. Böyle şeyleri yapan insanları teşhir etmek, toplumdan dışlamak, gerekirse hukuki ve cezai müeyyidelerinin uygulanmasını sağlamak için savcılıklara bildirmek gerekir.

Bununla ilgili şöyle bir ek yapabiliriz. Bizim toplumumuzda, başka toplumlarının bizi nasıl göreceğine dair çok büyük bir kaygı var. İmajın sarsılması ile ilgili çok büyük bir korku taşıyor Çerkes toplumu. Varsa bile gizleyerek “kendi içimizde çözelim” diye düşünülüyor. Xabze adı altında sözlü taciz yapılabiliyorken Xabze’nin bunu engelleyecek mekanizması uygulanmıyor. Cemiyette böyle kötü tecrübe yaşayan kadınlar, bunları çözebilecek bir mekanizma bulamadığı için kendini toplumdan soyutluyor ve bu durum asimilasyona kadar gidiyor. Biz yıllardır çeşitli ortamlarda Çerkes kadınlarının yaşadığı bu olumsuz tecrübeleri büyüklerimizle paylaşamadığımız için var olmadığı sanılıyor. Ancak yaşanıyor ve bunu görünür kılıp bir çözüm bulmamız gerektiğini düşünüyoruz.

Bu ifadenizin ulu orta dillendirecek kadar büyük bir boyutta olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir boyut varsa bile bunu çok net tespit etmek gerek. Çünkü bu Çerkeslerin asla kabul edebileceği bir şey değil ve olmadığına dair çok ateşli savunucuları çıkacaktır. Bizim kuşağın zexes, kaşenlik, thamade algısı ile bugünkü algı son derece farklı. Bugün artık açık toplum var, birtakım şeylerin üstünü örtmek mümkün değil. Öte yandan Çerkeslerdeki bu toplantılar, düğünler, cemiyete girip çıkmalar, oyunlar, kız erkek arkadaşlıklarının temel amacı; bu taciz boyutu ile dışa vurabilecek davranış biçimlerinin oluşmaması için toplumun karşıt cinse saygı duymasını öğretmekti. “Çerkesler bu bakımdan eğitimli bir toplum” diyorduk biz. Bunca yıl yaşadığımız ülkede görülen erkeğin kadını cinsel bir obje gibi gören anlayışına Çerkeslerde hiçbir zaman tanık olmadım. Çünkü Çerkes kadını her zaman hayatın içinde ve göz önünde olan bir figür idi. Yani kaçgöç yoktu derken bundan bahsediyorum. Kadınla sürekli iletişim kuran ve temas eden erkek, merak ve tecessüs duygusunu yenecektir. Eğer karşı cinsle iletişim kuramıyorsanız sürekli merak içinde olacaksınız ve kafanızdaki kurgular üzerinden yaşadığınız için taciz boyutu gündeme gelecektir..Xabze’nin gittikçe örselenmesi ile sizin de Xabze’nin erozyonu ile birlikte geçmişte rastlamadığımız bu tür davranışlara rastlar olduk. Toplumumuzda, zexes ve düğün gibi olaylar esnasında erkek kız arkadaşını evinden alır sabaha karşı gün doğarken evine götürür ve topluca eğlenilirdi. Bu birliktelikler nitelikli seviyeli, karşılıklı saygıya dayalı olduğu içindir ki şimdiye kadar hiç kimsenin sözlü veya fiili bir taciz boyutundan şikayet ettiğine tanık olmadım. Ama böyle şeylerin artık yaşandığına ilişkin duyumlar ve söylenceler dahi Xabze’nin hiç uygulanmadığını veya yanlış uygulandığını gösteriyor. Bunlar gerçekten yaşanıyorsa halının altına süpürülmemesi, konuşulup tartışılması gerekiyor.

9- Sizin son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Çerkesleri kuğuya benzetirim, kuğu zariftir ve ölürken bile başını şöyle bir kaldırır. Ancak diasporadaki Çerkesler zaman zaman başını kaldırsa da hızla asimile olmakta ve nesli tükenmekte Biz Xabze’yi sürdürmek istiyorsak öncelikle geçmişle bağlantımızı sağlayacak olan dili öğrenmek zorundayız. Eğer bir toplumun dili yoksa, dil yitirilmeye başlamışsa, gelenek ve görenekleri de dolayısıyla Çerkesliği de sürdüremezsiniz. Geçmişle ve anayurtla bağı dil ile kurabiliriz.

Öte yandan dayanışmayı yükseltmek gerek. Bugün dünyada diaspora denildiği zaman akla ilk gelen Ermeni, Yahudi, Rum toplumu geliyor. Çerkes diaporası da var ama dünyada ne kadar etkin? Bunun tipik örneği İsrail’in örgütlülüğü, Ermenilerin soykırım iddiasında dünyanın ayağa kaldırmasıdır. Oysa Çerkeslerin, 19. yüzyılın başında başlayarak 1864-1876 sürgünleriyle sonuçlanan bir soykırıma maruz kalmalarına karşın dünyanın bu soykırımı, büyük göçü sürgünü anmaması ve sesiz kalması kanımca dayanışma eksikliği.. Diasporadaki toplumumuzun örgütlü olamamasından kaynaklanıyor bu.

Sizin hareketiniz de sivil toplumun ögelerinden birisi. Sivil toplumumuzu güçlendirebilmek için dayanışma içerisinde olmamız, bölünmek yerine birleşmemiz şart. Maalesef Türkiye’de bu dayanışma da yok, bu farklılaştırmanın da sona ermesinde yarar görüyorum. Bir söylem vardır. “evi camdan olanın karşı tarafa taş atma lüksü yoktur” Önce kendi evimize bakacağız kendimizi eleştireceğiz, eksikliklerimizi saptayacağız. Açık toplum, şeffaflık, çok seslilik bunlardan asla vazgeçemeyiz.

Av. Ferit Atalay Kimdir?

1952 Konya/Ilgın doğumlu. Doğduğu köy Gaziler olarak bilinen bir Çerkes köyüdür. İlkokulu köyde tamamlayıp İvriz ve İstanbul Öğretmen okulunu bitirdikten sonra İstanbul Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Uzun yıllar öğretim görevlisi ve avukatlık görevini birlikte yürütmüştür. 1991 yılından itibaren de Bolu’da serbest avukat olarak çalışmaktadır. 2012 ile 2018 yılları arasında üç dönem üst üste Bolu Barosu Başkanlığı yapmıştır. 2018’den 2020 Mayıs ayına kadar Türkiye Barolar Birliği Eğitim Yürütme Kurulu üyesi olarak çalışmıştır. Halen İzzet Baysal Vakfı Mütevelli Heyeti üyesidir. Bolu Kafkasya Kültür Derneği’nin kurucularındandır. Çok iyi derecede Çerkesce bilen Atalay Abzahdır. Naje sülalesinden olup sülalenin tamamı Çerkesceyi iyi derecede konuşmaktadır. Evli olan Atalay’ın iki kızından biri uzman hekim, diğeri de hukukçudur.

Comments are closed.